Kamuoyunda 6-8 Ekim olayları olarak da bilinen Kobani eylemleri ile ilgili davada ikinci bir karar daha çıkmış oldu. İlk karar doğrudan hayatını kaybeden Yasin Börü ve arkadaşlarının faili olmakla suçlanan şahıslarla ilgiliydi. Onlarla ilgili ceza önce Yargıtay’da bozuldu, sonra dava geçtiğimiz yıllarda kesinleşti. Kamuoyunun daha tanınan siyasi aktörler nedeniyle bildiği ve kısmen takip ettiği dosyada da geçtiğimiz haftalarda ilk derece mahkemesinde karara çıkıldı. Elbette istinaf sürecinde olmasa bile Yargıtay aşamasında farklı bir tablo ortaya çıkabilir.
Bu yazıda konunun teknik hukuki tartışmasını değil tarihsel arka planını ve asıl nedenini ele almaya çalışacağız. Özellikle IŞİD’in Irak’ta Ezidilere yönelik vahşi uygulamaları nedeniyle bir benzerinin Suriye’de de yaşanma ihtimali Türkiye Kürtleri arasında ciddi bir infial doğurdu. İŞİD’e müdahale etmek ve bir katliamın gerçekleşmesini önlemek için Türkiye’nin daha aktif sorumluluk alması yaygın bir beklentiye dönüştü. Ancak o dönemde özellikle Suriye’de ortaya çıkan kaosun siyasal boşluğa dönüşmesi ve ileride Türkiye’ye yönelik bir tehditin şekillenmesine yönelik kaygı ağır bastı. Çözüm sürecinin hem bitiş nedeni, hem de sonucu olarak tarif edilebilecek bir atmosfer içerisinde, Türkiye’nin Suriye politikası şekillendi.
Türkiye’nin önce YPG’ye ÖSO ile birlikte hareket etme ve Esad’ı devirmeye davet etmesi, sonra da bu konuda beklenti yerine gelmediğinde farklı bir tavır geleştirilmesi kamuoyunun hafızasında yer etti. Kısa süre sonra KDP’ye bağlı silahlı güçlerin Türkiye topraklarını da kullanarak Suriye’nin kuzeyine geçmesi ama bu arada Türkiye’de başlayan sokak gösterilerinde 50’ye yakın insanın hayatını kaybetmesi hepimiz açısından önemli dersler içermektedir. Bir yandan şiddete başvurmadan ifade özgürlüğünün kullanılması, toplantı gösteri yürüyüşü düzenlenme becerisi konusunda verdiğimiz kötü sınavlara bir yenisi eklendi, diğer yandan toplumsal gösterilerin provoke edilerek adeta bir iç savaş provasının sergilenmesi ile karşı karşıya kaldık.
HDP MYK toplantısından sonra atılan tweetler gerekçe gösterilerek 2016 yılında yani olaylardan yaklaşık 2 yıl sonra Anayasa’ya ek 20. madde düzenlemesi ile milletvekilliği dokunulmazlığı işlevsizleştirildi ve Selahattin Demirtaş ile birlikte milletvekilleri için gözaltı işlemi gerçekleşti. Sonrasında farklı bir soruşturma dosyası daha açılarak milletvekili olmayan MYK üyeleri ile ilgili de ayrı bir yargılama süreci başlatıldı. 2020 yılında bunlar birleştirilerek yüzün üzerinde çoğu firari sanığın bulunduğu yeni bir yargılama süreci başlamış oldu. Önce eylemlerde hayatını kaybeden kişiler üzerinden iddianame şekillendirildi. 2023 yılında ise davanın sonuna yaklaşırken mahkeme heyeti bir ara karar alarak örgüt üyeliği, örgüt yöneticiliği gibi maddelerden de yargılama, cezalandırma olabileceği gerekçesi ile ek savunmalar verilmesini talep etti.Genel seçimlerin hemen ardından karara çıkması beklenen davanın aynı zamanda Anayasa Mahkemesinde bekletilen HDP kapatma davasıyla da doğrudan ilişkisi kaçınılmaz olarak seçim takvimleriyle yargılama süreci arasında bir bağlantı tartışmasını gündemde tuttu.
Yerel seçimler öncesinde de karara çıkma ihtimali gündemdeyken bu süreç seçimler sonrasına ertelendi. Nihayet 16 Mayıs’ta bazı sanıklar için berat, bazıları için ceza verilerek tahliye, bazıları için ise tutukluluk halinin hüküm özlüye çevirilerek cezalandırılması kararı verildi. Tam bu tarihlerde, Haziran ayının ilk haftalarında Kobani’de yerel yönetimlerle ilgili bir seçimin tartışılıyor olması, ister rastlantı ister bilinçli planlama olarak ele alınsın, son derece dikkat çekicidir. Suriye’de 10 yıldır yaşanan kaos ve vesayet savaşının hala bitmemiş olması, Esad’ın tüm ülkede olmasa da varlığını ve otoritesini bir şekilde devam ettirmesi, elbette konunun asıl çerçevesini oluşturmaktadır. Kürt örgütlerinin bu kaosu fırsata çevirerek statü elde etme çabası, uluslararası aktörlerin ve özellikle Amerika’nın sistematik olarak YPG ve SDG üzerinden bölgede doğrudan destek stratejisi yürütmesi, İran’ın ve Rusya’nın Suriye’de varlığını ve gücünü hissettirmek konusunda ısrar etmesi, nihayet Türkiye’nin de oradaki gelişmeleri doğrudan kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tarif etmesi, bugünkü durumun belirleyeni olan başlıca faktörlerdir. Hazirandaki seçimin tıpkı Irak’taki referandum gibi tamamlanıp uluslararası arenada tanınma sürecine girmesi muhtemel gözüküyor. Bu süre zarfında Türkiye’nin doğrudan askeri müdahale seçeneğini masaya yatırması elbette hem bölge ülkeleri hem Türkiye’nin müttefikleriyle ilişkisi doğrultusunda şekillenecektir. Asıl unutulmaması gereken ve dikkatle ele alınması gereken ise bu sürecin Türkiye iç barışı açısından ifade edeceği anlamdır.
Suriye’de yaşanacak gelişmelerin Türkiye iç barışına olumlu katkı sağlayıp sağlamayacağı önümüzdeki günlerde belli olacaktır.Türkiye elbette artık bu sorunu iç ve dış dengeleri birlikte gözeterek ele alma zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Fiziki duvarlar da örseniz tarihsel ve sosyolojik gerçeklikler, toplumsal psikoloji siyaset üzerinde etkili olmaya devam edecektir. Türkiye’nin yapması gereken bir yandan güvenlik tedbirlerini almak ama diğer yandan da bunun toplumsal barışı zedeleyen değil güçlendiren bir unsura dönüşmesini sağlayacak siyaseti ortaya koymaktır. Böyle bir siyaset elbette sadece hükümetin güvenlik bürokrasisinin işi olamaz. Tüm muhalefet partileri ve özellikle Kürt siyaseti de bu doğrultuda şekillenirse Türklerin, Kürtlerin, Türkiye’de yaşayan herkesin ve bölgedeki Arap ve Fars halklarının da çıkarlarını önceleyen bir formül geliştirilebilir. Aslında tüm taraflar için başka bir çıkışta yoktur. Çatışma ve kaosun herkese kaybettirdiği bir coğrafyada ilişki, dayanışma ve işbirliğinin herkese kazandıracağı bir yolu bulmak, Kürtlerin haklı taleplerini de Türkiye’nin hassasiyetlerini de gözeten bir çıkış geliştirmekle mümkün olacaktır. Bunu hem sivil toplum hem akademi, medya ve siyaset birlikte dert edinmeli çözüm için bir araya gelinmelidir.
Kaynak: https://hertaraf.com/haber-kobani-davasi-bitse-de-kobani-sorunu-devam-ediyor-ayhan-bilgen-13259